Tuesday, June 30, 2009

Unidentified Spoken Motto: Beşiktaşlı Duruşu


"Beşiktaşlı Duruşu" lafını duymaktan darallar geçirmek üzereyim. Nedir bu duruş allah aşkına ya!? Bilen varsa, es kaza bu bloga uğrarsa ve üşenmezde beni bilgilendirse cahilliğimden kurtulmuş olacağım. Tutturmuşlar bir Beşiktaşlılık duruşu da Beşiktaşlılık duruşu! Her cümlenin içine de sokulmazki amına koyyim! Hayır nedir yani tam olarak bu büyük erdemler yüklenen duruş? Benim bildiğim sezonun ilk yarısında basın toplantısı düzenleyen ve "Beşiktaş'ı şampiyon yapmamaya programlanmış bir tezgah var" diyerek zır zır ağlayan, ardından sezonu çifte şampiyonlukla kapatan duruş olsa gerek o duruş. Ya da kendi futbolcularını sorgusuz sualsiz başka takımlara satan, sonrasında da "Yaptıkları kölelik düzenidir!" diye bize bok atmaya çalışan duruş olabilir mi o duruş? Ya da Galatasarayla yaptıkları her maç her ne hikmetse hep beklendiği gibi biten, kendi futbolcularına (Tümer'den bahsediyorum) 7'den 70'e tüm camiaca koskoca bir sezon boyunca her maç deliler gibi küfür edip sonrasında hangi yüzle olduğu anlaşılamayan bir şekilde bok atan, neredeyse her sene Fenerbahçe'de eskiden oynamış bir oyuncuyu transfer etmeyi bir kulüp geleneği haline getirip sonrada bizim için "Ezikler, mezikler" diyerek zırvalayan, anarşist takılıp en kıytırık bir hadisede emniyeti, valiyi, devleti göreve çağıran bir taraftar kitlesine sahip olan, kendileriyle uzaktan yakından ilgisi olmayan FB-GS maçlarında bile (basketbol, voleybol, yüzme, kürek vs. her türlü spor dalı dahil) taraf tutarak GS'lileşen, aylarca bir maça odaklanıp (Liverpool maçı, Çarşı Grubu'ndan bir arkadaşım var o yüzden çok net biliyorum) 3-5 Dale Cavese tezahüratı yapıp kendilerini dünyanın en büyük taraftarı ilan eden, üstüne bir de Dale Cavese'nin kendilerinin bestesi olduğunu iddia ederek cahil cahil konuşan, Lucescu'nun "Ronaldo, Zago ve Cordoba'nın şike yaptıklarına dair duyumlarımız olmuştu o zamanda" ve Sinan Engin'in "Bu konularda konuşursam BJK zarar görür" sözlerine rağmen bu konunun üzerine gitmeyen, yıllarca "Şerefli ikincilik" diye bir şey icat eden ve sonrasında o şerefli ikinciliklerinin birincisi sarı-kırmızı renklerle enseye tokat olan, maç içinde sikini karıştıran, antrenman sahasına işeyen, zamanında Lens'de oynarken donunu indirip şeref tribününe kıçını gösteren, ota boka küfür eden Nouma'yı ilah yapan, Sakarya'da tribünlere karşı sikini avuçlayan adama sezon boyunca "Runjeeeeeee, Runjeeeeee" diye tezahürat etmelerine rağmen kendilerinin rakiplerine saygılı, uçana kaçana duyarlı bir taraftar kitlesi olduğunu iddia eden, ezeli rakiplerine karşı gole giderken kaleyi şaşırıp dağa taşa yönelen Sergen Yalçın'ı Beşiktaş Efsanesi yapan, 100. yılımızda "Bu seneki amacımız her zamanki gibi şampiyon olmak" diyemeyerek "Onları 100. yıllarında şampiyon yaptırmayacağız" diyen vs. gibi duruşlar da olabilir mi o meşhur duruş? E o zaman biz de deriz ki; o duruşa vuruş kaç kuruş?

Sunday, May 31, 2009

Vizyonsuzluğun Vizyonu


"Oyun genelinde iyiydik. Galatasaray'ın galibiyet haberini alınca kazanmak için daha da yüklendik. Son dakikada gelen gol, az da olsa bizi mutlu etti. Ancak iyi bir sezon geçirdiğimiz söylenemez."

Selçuk Şahin'in Trabzonspor-Fenerbahçe maçından sonra söyledikleri bunlar. Aslında utanmadan söyledikleri demek gerekiyor. Fenerbahçe Futbol Takımının şu anki duruma neden geldiğini net bir şekilde ortaya koyan ibretlik bir açıklama bu.

Açıklamanın meali şu:

Bu arkadaşların top oynamaları için illa ki ekstra bir motivasyon gerekiyor. Kendilerini motive eden bir halt olursa top oynuyorlar yoksa şayet keyifleri gelirse! Paşazadelerin top oynamaları için bir şeylerin kendilerini dürtmesi gerekiyor. Kazanmaları gerekirse mücadele edecekler, yoksa beraberliğe eyvallah diyecekler.

Fenerbahçe yönetimi bu açıklamayı iyi okusun ve kazanmak için herhangi bir fazladan motivasyon unsuru gerekmediğini hala anlayamamış olan vizyonsuz futbolcuları çıkarıp ayıklasın takımdan. Selçuk efendi yıllardır Fenerbahçe forması giyiyor ve hala Fenerbahçe futbolcusunun kazanmak için üzerindeki formadan başka motivasyona ihtiyaç duymasının söz konusu bile olamayacağının farkında değil. Bu maçta kendisini motive eden şey de daha fazla tatil yapmak. Ölür müsün, öldürür müsün?! Bi siktir git diyorum başka da bir şey demiyorum!

Bir de resmi siteye koymuşlar utanmadan "Haberi alınca yüklendik" başlığıyla. Durduk yere gözüm seyirmeye başladı sinirden!

Wednesday, May 6, 2009

Where amazing happens: Birsel Vardarlı


Birsel Vardarlı final serisinde tam anlamıyla bir basketbol resitali sunuyor. İki maç geride kaldı ve muazzam bir oyun oynuyor. Top çalmalar, Wade’e taş çıkartacak driplingler, asistler, ribaundlar, iç-dış şutlar, kız olağanüstü bir basketbol oynuyor. Wade gibi, Nash gibi, Paul gibi, Kidd gibi oynuyor kız ve blok haricinde yapılabilecek her haltı yapıyor. Son Mersin maçındaki istatistikleri 18 sayı, 7 ribaund, 8 asist. Bu rakamlar zaten olağanüstü ama Türkiye’deki bayan basketbolu için tam anlamıyla kayışı koparmış istatistikler. Basketbolu seviyorsanız oturun izleyin Birsel’i. Maçı yayınlayan başka kanal var mı bilmiyorum ama yoksa şayet öncelikle FBTV’ye tahammül etmeniz gerekiyor Birsel’i izleyebilmek için. Daha doğrusu Mehmet Baturalp’e tahammül edilmesi gerekiyor. Tamam burası FBTV ve objektiflik beklemek zaten çok anlamsız da bu kadar da olmaz be abi. Durup durup “Faul, faul!” diye bağıran bir yorumcunun olduğu bir maçı izlemek gerçekten sağlam sabır gerektiriyor. Bir kere “Bence faul” diye bir şey yoktur kuralları olan bir oyunda. O yüzden ya fauldür ya değildir. Sencesi bencesi yoktur bu işin. Ayrıca oturmuş keyifle maç izliyoruz, Birsel akıyor sahada gözlerimiz basketbol bayramı yapıyor bi iki dakika faul faul diye bağırma be abi. Ben Fenerbahçeli halimle zor tahammül ediyorum, diğerlerini düşünmek bile istemiyorum. Katie Smith gibi birisini ikinci maçında sağlı sollu eleştirmiş bir isim Sayın Baturalp. Yani yuh derler insana. Kızı almışsın WNBA salonlarından Caferağa’ya maça çıkarmışsın bundan büyük kültür şoku mu olur? Bi 4-5 maç bekle kız Caferağa’nın rutubetli havasına alışsın. Bu arada Caferağa nedir ya?! Tesisleşme bakımından her haltı hallettiler şu basketbol salonunu yapamadılar bir türlü. Yeri gelmişken belirteyim, yapılması düşünülen salon için 15.000 gibi kapasitelerden bahsediliyor ki hiç akılcı olmaz böyle büyüklükte bir salon. Biz basketbol kültürü çok aşağılarda olan bir ülkeyiz. Ondan sonra bir Fenerbahçe-Kepez maçında fenerle seyirci aranır koca salonda. Atatürk Olimpiyat Stadı’na döner orası. 6-7 bin idealdir. Bilemedin 8 bin.

Son olarak birileri çıkıp da Mehmet Baturalp’e “geliyollar, koşuyollar, atıyollar, yapıyollar”ın doğrusunun “geliyorlar, koşuyorlar, atıyorlar, yapıyorlar” olduğunu izah etsin. Tez zamanda Mehmet Baturalp’den ve Caferağa’dan kurtulmak ümidiyle hastasıyım Birsel’in diyorum ve susuyorum.

Tuesday, April 21, 2009

Bir başkadır benim memleketim...


Havasına suyuna, taşına toprağına
Bin can feda bir tek dostuma
Her köşesi cennetim, ezilir yanar içim
Bir başkadır benim memleketim…

4-5 ay önce bir devlet hastanesine işim düştü. Düşmez olaydı! Bir kalabalık, bir hengame. Tıka basa dolu koridorlar, insan nefesiyle ısınmış bunaltıcı bir mekan. Beklerken oturacak yer çok az olduğu için ayakta dikilmek zorunda kalan yaşlılar. Yerlere, merdivenlere, köşeye bucağa oturmak zorunda kalmış ihtiyarlar, hamileler, çocuklu kadınlar, çocuklar vs. Beklemekten sıkılıp oflaya puflaya ortalıkta volta atan erkekler. İnsanları yönlendirecek çok az bilgi var sağda solda. Neyi nasıl yapacağını bilmeyen insanlar telaşlı telaşlı bir oraya bir buraya koşuşturuyorlar. Ve seni soru sorduğuna pişman eden sinirli, burnu havada görevliler. Bir soru sor, kırk tane laf işit; bu kıvamdalar yani. Her şey düzensiz. Tuhaf randevular verildiği için insanlar yığıldıkça yığılıyor. Örneğin bize verilen randevu saati 10.58 ve 13. sıradayız. 14. sıradakine ise 11.00 verilmiş saat olarak. Muayeneye girenlerin ortalama 15 dakikada çıktıkları düşünüldüğünde, randevuları düzenleme sisteminin, yani hastanenin insan zamanına ve dolayısıyla insana verdiği değer sıfır. Biriktikçe birikiyor insanlar. Zamanında muayene olabilmek büyük lütuf. Ve kendini bir bok sanan götü kalkık doktorlar. Bu bozuk düzenin içinde kavrulmuşlar ve sorduklarınıza alel acele üstünkörü cevaplar veriyorlar. Belki kendilerine göre haklı nedenleri var bir an önce sizi sepetlemeye çalışmalarında. Ama insanlar hasta ve sağlık hizmeti almak hayati. Reçeteye birşeyler karalıyorlar ve suratınıza bakmaya bile zoraki tenezzül ediyorlar. Bir de siz koridorda beklerken gülüşe gülüşe, hatta bazen kahkahalar eşliğinde önünüzden geçip giden elleri cebinde ikli, üçlü , dörtlü vs. doktor grupları var ki sinirleriniz Meksika dalgasına başlıyor onları her gördüğünüzde. Bir havalar, bir küstah bakışlar. Hayır neyin havasını yapıyorsunuz. Elimizi sallasak doktora denk geliyor siz neyin tribi içindesiniz. Hayır bulunmadık Hint kumaşı olsanız bile bunun kibirini yapmak size küçültmez mi? “Çekilin doktorlar geliyor, sağa sola açılın biz geçiyoruz” hissiyatının yön verdiğini düşündüğüm istikameti bozmayan doktorların geçiş merasimi. Ve çok ilginçtir ki onlar geçerken herkes sağa sola kaçışıyor, herkes yol veriyor. Ben ise ayağımı uzatıp bir tanesine çelme çakıp düşürsem ve yanlışlıkla oldu havası versem mi diye içimden geçiriyorum. Ayrıca çok merak ediyorum neden hepsinin elleri cebinde. Hem de ikisi birden. Doktor olmanın bir kuralı mı bu? Hipokrat yemininde böyle bir şey mi var? Neticesinde hasta olduğumuz için tedavi olmaya gittiğimiz mekan bizden daha hastalıklı. Hastanenize sokayım, doktorunuza kafam girsin, alın Hipokrat yemininizi kıçınıza sokun celallenmeleriyle noktalanıyor devlet hastanesi günü.

1 hafta önce de bir özel hastaneye işim düştü bu kez. Adını da veriyorum hastanenin: Acıbadem. Daha aracımızla otoparka girerken görevli anahtarı alıyor arabayı park etmek için. Bu beklemediğim muamelenin ardından asıl şoku hastaneye girince yaşıyorum. Tamam ortam modern, her şey yeni, düzen muazzam, etraf tertemiz de çalışan görevliler de bu kadar mı güzel ve bakımlı olurlar?! Bir mankenlik ajansından falan mı istihdam ettiler bu insanları diye geçiyor beynimden. Bir zamanlar saçma bir nedenden dolayı İstanbul’da ünlü bir mankenlik ajansına girip çıkmışlığım olmuştu. Gördüğüm dişi yaratıklar nedeniyle boğazım düğümlenmiş, nefes almakta zorlanmış ve kendimi dışarıya zor atmıştım. Buna benzer bir çalışan topluluğu var. Muhakkak ki bu kadar değil abartıyorum ama gerçekten çok fazla güzel çalışan bayan var hastanede. Neyse muayene olacağımız kata çıkıyoruz. Çok az bir kalabalık. Görevli sayısı hasta ve hasta yakını sayısından fazla. Oturmamız için konulan oldukça konforlu koltuklarımıza kurulup bekliyoruz randevu saatimizin gelmesini. Sehpalarda çeşit çeşit gazeteler, dergiler vs. Duvarında plazma ekran televizyon, türlü türlü oyuncaklar, kağıtlar, pastel boyalar, kalemler vs. bulunan tam donanımlı bir çocuk oyun odası mevcut köşede. Sıcaklık ideal, havadar bir ortam, duvarların boyasında devlet hastanelerindeki gibi iç karartıcı renkler kullanılmamış. Siz gazetenizi okuyup koyuyorsunuz, hemen bir görevli gelip sağını solunu düzeltiyor diğer insanlar da kusursuz hizmet alabilsinler diye. Bir görevliye soru soruyoruz, gülen yüzü eşliğinde içerisinde bol “efendim” geçen cümlelerle cevap veriyor. Muayene zamanımız geliyor muayene oluyoruz. Sorduğumuz her halta, büyük ihtimalle bir çoğu çok saçma olan her halta gayet ayrıntılı cevaplar alıyoruz doktorumuzdan ve kafamızda soru işareti kalmadan hastanede işimizi güzelce görüp çıkıp gidiyoruz.

İki ayrı mekan, ik ayrı dünya. İkisi de aynı memlekette. İkisi de benim güzelliği uğruna şarkılar söylenen, şiirler, kitaplar yazılan, türküler dillendirilen, savaşlar yapılan memleketimde. Ancak mekanlardan birisi belli bir miktar parayı kazanabilenler için. Diğeri ötekiler, örselenenler için. O belli bir miktar para da öyle ahım şahım bir şey değil ha! Zaten onurlu bir şekilde yaşamak için ortalama kazanılması gereken bir miktar. Olması gereken yani. Olması gerekirken olamayan kadar…

Sosyal adaletsizlik bir memlekette olabilecek en kötü şey. Bundan daha kötüsü yok. Sağlık hizmetlerinde var olanı ise bu sosyal adaletsizliklerin en vahşisi. Birilerinin bu vahşete çomak sokması gerekiyor. Benim çomak olarak sadece bir oyum var ve hiçbir yere girmiyor…


Bir başkadır benim memleketim…

Evet gerçekten bir başkadır benim memleketim.

Bu derece adaletsizlik barındırdığı için bir başkadır benim memleketim.

Barındırmaya devam ettiği sürece de bir başkadır benim memleketim….

Ümit Özat’ı da vardır benim memleketimin;

Maalesef Arda Turan’ı da…

Ve Lilja kadar yalnızdır benim memleketim;

İnsanları kendisinden daha çok…

Monday, April 13, 2009

Galatasaraylılık Kültürü?

1- Yıllardır yerli yersiz dillendirir dururlar o var olduğunu iddia ettikleri erdemli “Galatasaraylılık Kültürü”nü. Övünür, böbürlenirler o kültürleriyle. O kültürün bir numaralı karakteristiği şudur: Gırla küfür eşliğinde uçana-kaçana, ota-boka itiraz. Senelerdir böyle bu. Bu kültürün en esaslı adamlarından biri de bu yandaki vatandaş. Bu organizmanın izahı yok. Nasıl bir insandır izahı yok. Nedir izahı yok. Aslında yalan söylüyorum. Çünkü çok basit bir izahı var: Galatasaraylı…

2- Arda Turan… Formasını giydiği takımın en büyük yıldızı olduğun söyleniyor, sana çok büyük topçu muamelesi yapılıyor, pohpohlanıyorda pohpohlanıyorsun ve senin takımın ezeli rakibiyle kendi sahasında çok önemli bir maça çıkıyor. Bu durumda sen ne yapacaksın? Çıkıp çatır çatır top oynayacaksın, o büyük topçuluğunun hakkını vereceksin, bütün yeteneklerini konuşturup elinden gelenin en iyisini yapacaksın. Sen üç kuruşluk değil yarım kuruşluk bile top oynamıyorsun, sonra da dayı dayı konuşuyorsun maçtan sonra. Önce top oyna Arda. Önce top oyna sonra çenen oynasın. Hatta mümkünse hiç oynamasın o çenen. Bir de medyanın bu insanı çok mülayim bir insanmış, nurla donanmış örnek futbolcu gibi gösterme gayreti varki anlaşılır gibi değil. İnanma halk, yalan bunlar. Yok öyle birşey. Türk futbolunun yıldızı Arda Turan ise vay o Türk futbolunun haline. Çok işi var o Türk futbolunun.

3- Senin rakibin iki dirhem top oynamaktan aciz ve sen o takıma bile otuz dakika oyunun kontrolünü kaybediyorsun. Bütün her seyi geçtim, 91. dakikada Nonda’yı oyuna alarak oyuncu değişikliği yapmak nasıl bir hocalık zihniyetinin tezahürüdür? Bülent Korkmaz daha çömez hocalık konusunda, birçok hata yapması normaldir ama bu yapılacak iş değildir. Saniyelerin kıymetli olduğu bir anda büyük takım hocasının yapacağı en son iştir oyuncu değişikliği. Neyin hamlesini yapıyorsun ve neden 91. dakikada? Peki bu hareketi yapan bir hocaya, o hocanın başkanının yapması gereken nedir? Soyunma odasına dahi inmeden, bir yöneticisi aracılığıyla “Hocam takım otobüsüne dahi binme” demek. Bülent Korkmaz’ın hocalık potansiyelsizliğinin belgesidir. Bir de maçtan sonra çıkmış “Lugano diye bir oyuncu çıktı herşeyi mahvetti” diyerek saçmalıyorsun. Birşey diyecektim ya şimdi neyse. Kör müsün, 90 rakika yapmadığı kepazelik kalmayan Sabri’yi göremeyecek kadar kör müsün? Kendi rezil hocalık hamlelerini göremeyecek kadar kör müsün? Yürüyecek hali kalmayan Kewell’ı kaçıncı dakikada oyundan çıkardığının farkında mısın? Maçtan sonra aynaya bakmadan bir rakip futbolcuya bok atarak zırvaladığının farkında mısın? Ya kim için cümle kuruyorum ki ben!? Bülen Korkmaz işte. Yaptıkları yapacaklarının teminatıdır.

4- Cassio Lincoln gibi bir oyuncuya nasıl oluyor da defol git denmiyor inanılır gibi değil. Canın ne istiyorsa onu yap, keyif adamı ol, kimsenin sözünü dinleme, oyundan çık trip yap, oyuna girmek isteme, ne hikmetse bazı deplasmanlardan önce sakatlan, takım kampa girsin sen eve git, diğer futbolcular eşek gibi antrenman yapsınlar sen memleketine gezmeye git, memleketine git zamanında gelme, rakiplerinle dalga geç, maçlarda kendini yerlere savur penaltı vs. kazanmaya çalış, bütün bunları yaparken de kamyonla para kazan. Bu noktada asıl sözüm Galatasaray taraftarlarına. Kendini Galatasaray’dan bu kadar büyük gören bir futbolcuyu nasıl oluyorda bu derecede seviyorsunuz anlaşılır değil.

5- 30 yaşıma merdiven dayadım ve Fenerbahçe forvetinde Kezman kadar mücadele eden futbolcu görmedi benim gözlerim. Sen o Kezman’ı gönder, üstüne 14 milyon avro para ver ve Kezman’dan çok daha kötüsünü getir koy Fenerbahçe forvetine. Güiza nedir allah aşkına!? Bu kadar mı yeteneksiz olunur. Bir zamanlar Hotiç vardı sefil bir forvet. Onla kapışır sefillik konusunda. Paranla rezil olmak böyle birşey. Bu arada Kezman’ın gönderilmesi gerekiyordu. Tutmadı, olmadı ama Kezman’ı gönderip üstüne 14 milyon avro vererek Güiza’yı alıp getirmek nasıl bir komedidir?

6- Bu sene iki kuruşluk top oynamamış Deivid ile sözleşme yenilemek nasıl bir yönetim anlayışıdır? Misal bu adamı satmak istesek kime kaç paraya satarız? Orta karar bir Avrupa kulübü bu adamı transfer eder mi? Dünya kulübü olma vizyonu bu mudur?

7- Türk futbolu Hagi’den kurtuldu. Fatih Akyel’den de kurtuldu. Şimdilik tabii. Artık birileri çıksın ve Türk futbolunu Fatih Terim, Bülent Korkmaz, Hasan Şaş, Emre Belözoğlu, Sabri Sarıoğlu, Ayhan Akman, Ümit Karan, Emre Aşık ve tayfasından da kurtarsın. Bıktık bu adamlardan.

8- Son olarak televizyona gözüm ilişti. Saba Tümer neden sürekli gülmektedir cevap versin?

9- En son olarak, Fenerbahçe daha ne kadar sefil futbol örnekleri verecektir ve biz daha ne kadar sinir krizlerine sürükleneceğiz yönetimin dikkatine. Yönetim uyuma duruma el at ama önce kendine el at.

10- Daha son olarak, Sabri’yi sınır dışı etsek nereye edebiliriz araştırılsın. Bu adamı kim kabul eder araştırılsın. Bu adamı kakalayabileceğimiz bir memleket var mı araştırılsın.

11- And finally, Saba Tümer bekardı sanırım. Buradan Saba Tümer ile evlenmek istediğimi deklare ediyorum. Hatta evlenme teklif ediyorum: “Benimle evlenir misin Saba?”. Bu pozitiflikle insanın ömrüne ömür katar bu kadın. Yaş farkı benim için sorun değil. Kendisi için de sorun değilse ve kabul ederse ben evlenmeye hazırım.

Wednesday, April 1, 2009

Anti - Kadir Çetinçalı


Yıllardır muhabirlik, spikerlik, yazarlık, gazetecilik falan yapıyor ve ben yıllardır kendisini anlamlandıramıyorum. “Neden, niçin, nasıl Kadir Çatınçalı?” soruları var cevaplandırılamayan. Senelerdir canlı yayınla bağlanır maçlar veya başka şeyler öncesi ve sonrasında ve gerekli gereksiz bilgiler verir, röportajlar yapar falan filan. Her neyse.

Peki bu işi yapan insanda bulunması gereken temel bazı özellikler nelerdir:

1- Az buçuk elin ayağın düzgün olacak.

2- Kontrollü olacaksın, en kötü durumları bile kıvırabilme kabiliyetine sahip olacaksın. Çünkü canlı bağlantılarda her halt olabilir. Her an kenardan bir vatandaş gelip sizin amınıza koyyim diyerek çekip gidebilir.

3- Konular veya olaylar hakkında değerlendirme yaptığın için orijinal tespitler yapacaksın ki millet seni izlesin. En kötü ihtimalle zırvalamayacaksın ki insanlar “Ya bi siktir git amına koyyim!” diyerek kanal değiştirmeyecekler.

4- Röportajlarında can alıcı sorular sorabileceksin. Ya herkesin sormak istediklerini soracaksın ya da öyle bir şey soracaksın ki “Harbiden özgün sorular soruyor adam” dedirterek insanların beğenisini kazanacak ve ilgisini çekeceksin.

5- En önemlisi cümle kurabileceksin. Yani düzgün konuşabileceksin.

Daha başka maddeler de eklenebilir muhakkak. Peki bu özelliklerden kaç tanesi Sn. Çetinçalı’da var bir düşünün. Hadi ilk dört maddeyi geçelim ve asıl olan beşinci maddeye gelelim. Cümle kurma konusunda bu kadar başarısız olan bir insanın bu işi yıllardır çok önemli organizasyonlarda nasıl yaptığını anlama kapasitesine sahip değilim ben. Özne-yüklem uyumsuzluğunun had safhada olduğu kelime öbekleri, aralara serpiştirilmeye çalışılan yerli yersiz tümleçler, edatlar, bağlaçlar, sonlandırılamayan veya başlanamayan cümleler vs. Bir de bunun üstüne suratta ilelebet muhafaza edilen dertlerin derya olduğu "Küçük Emrah" ifadesi. Kesinlikle benim göremediğim veya bilmediğim birşeyler olmalı. Tamam belki haber yakalama, bilgiye ulaşma gücü çok yüksektir, her yerde eli kolu vardır bunlara eyvallah; ama nasıl olur da bu kadar kötü konuşan birisi ısrarla ekranlarda tutulmaktadır bunu birilerinin izah etmesi lazım. Hayır yanlışsam söyleyin.

Sunday, February 22, 2009

What kind of a person you are?

“Fenerbahçe Ermenilerin takımı, Galatasaray halkın takımıdır.”

Yanda görülen şahsiyetin İngiliz ITV4 Kanalı’nda yayınlanan “Football Rivalries” programında (DVD’si de varmış bunun) sarfettiği müstesna cümle bu. Bu vatandaşın bu bilgiye nereden ulaştığı, böyle bir bilgi varsa nerede yer aldığı, buna bu vatandaşı kimin inandırdığı veya kendisinin buna nasıl olup da inandığı merak konusudur tarafımdan. Ayrıca bu insan yukarıdaki cümleyi kurarken yanındaki tayfa da alkışlıyor kendisini. Onların da neyi neden alkışladıklarını çok merak ediyorum doğrusu.

Bu cümle sonrasında merak ettiğim bir diğer husus da kendisini ve dolayısıyla Galatasaraylıları halk olarak niteleyen bu vatandaşın ve çevresindeki şakşakçıların gözünde Ermenilerin ne konumda bulunduğudur. Ermeniler halk diye nitelenen topluluğun bir parçası değiller midir? Kendisi halkın bir parçası iken herhangi bir Ermeni vatandaş da en az kendisi kadar halkın bir parçası değil midir? Daha temelinde bu insan “halk” kavramından ne anlamaktadır? Soru, soru, soru… Daha kırk, belki de yüz kırk tane soru çıkar buna benzer.

Diğer bir merak konusu da bu vatandaşın ve çevresindekilerin kendilerince uydurdukları fikir doğrultusunda Galatasaray’ın halkın takımı olmasından duydukları mutluluk ve gurura karşılık, Fenerbahçe’yi Ermenilerin takımı olmasından dolayı aşağılayan güdüleri. Burada bu kişilerin Ermenilere olan bakış açısı giriyor işin içine ki ben bu noktada bırakıyorum bu hususu çünkü kolay kolay içene dalınıp çıkılacak bir konu değil bu.
.....

Diğer yandan askerliğimi hatırlattı bu cümle bana. Trabzonlu bir er, “Siz Yahudi takımısınız” kelime öbeğini bir araya getirmişti kendi aklına hizmet. Bir araya getirmekle kalmayıp bana arz etmişti cümlesini. Dayanağı ise “Fenerbahçe’nin adı Fener Rum Patrikhanesi’nden geliyor, o halde Yahudisiniz” şeklindeydi. Evet çok doğru, aynen bu şekildeydi. Şimdi bu insana saçmaladığı nasıl izah edilir? Söyleyeyim, izah edilmeye çalışılır ama başarılması mümkün değildir. Fenerbahçe’nin Fener Rum Patrikhanesi ile bir ilgisinin olmadığını anlatmak için Fenerbahçe Tarihi, Hristiyanlık, mezhepler, Katolik, Ortodoks, Rumlar, Patrikhane, Bizans falan filan derken arkadaş “Hoca (bulunduğum birlikte uzun dönem askerlerin kısa dönemlere poşet dışındaki hitap şekilleri) sen de bizi iyi kafalamaya çalışıyosun ha, biz biliyoruz da konuşuyoruz herhalde” şeklinde bağladı olayı. Fenerbahçe’nin adının Fener Rum Patrikhanesi’nden geldiğini kabullendim neticede; yani eyvallah dedim sustum. Aslında susmadım ikinci aşamada Yahudi olayını arkadaşa izah etmeye çalıştım bok varmış gibi. Fener Rum Patrikhanesi ile Yahudilik kel alakadır anlatmaya çalıştım nafile çırpınmalarla. Bu konuda da başarılı olmayı beceremedim. Arkadaş bütün tartışmaları şu şekilde noktaladı:

“Hocaaaaa (ca hecesi yavşak bir şekilde uzatılır) okumuşsun mokumuşsun ama bu konularda eksiksin!”

Ölür müsün, öldürür müsün!? Buna da cevap vereyim bir bok yiyemezsin, askerliğini o vatandaşın gözünde adını Fener Rum Patrikhanesi’nden almış Yahudi takımı Fenerbahçe’yi tutan bir hocaaaa olarak bitirirsin.

Askerlik demişken, Trabzonluların Fenerbahçe’den en fazla nefret eden grup olduklarını da kışlada öğrenmiş bir kişiyim. Ne Galatasaraylısı, ne Beşiktaşlısı, ne de bir başkası. Fenerbahçe düşmanlığı konusunda Trabzonluların üzerine tanımıyorum. Trabzonlu tanıdıklarım ya da arkadaşlarım olmadığı için bu duruma askere gitmeden şahit olmamıştım. Askerde diyaloğa girdiğim 3-5 Trabzonlunun, Trabzon'da doğup büyüyen ve orada yaşayan Trabzonlunun Fenerbahçe adını duyunca gözlerinden alevler fışkırtışlarına ne bu şiddet bu celal diyerekten muhatap oldum. Askerdeyken şampiyonluğu Galatasaray’a kaptırışımız akabinde Trabzonluların GS’lilerle beraber horon teptiğini yakından gayet net bir şekilde gözlemlemiştir gözlerim. Ama takdir ediyorum kendilerini ve çok da mutluyum bu nefretlerinden. Fenerbahçeliler dışındakilerin Fenerbahçe’den nefret etmeleri gerektiğini düşünen birisi olarak gayet olağandır bu durum bence ve olması da gerekendir.

Son olarak “Siz Yahudi takımısınız” diyen Trabzonlu vatandaş olurda bir gün yolum Trabzon’a düşerse ve beni Trabzon’da görürse bana kafa göz dalacağını söyledi o muhabbetin ilerleyen günlerinde. Gerekçesi de şu: Fenerbahçeli olmak ve Trabzon topraklarına ayak basarak o toprakları kirletme gafletinde bulunmak. Hadi hayırlısı!

Sunday, February 15, 2009

Sanık: Jüri

Soldan sağa Tom Chambers, Dan Majerle, Kevin Johnson, Cedric Ceballos ve Larry Nance. Tamam anladık götünüzle puan veriyorsunuz da, J.R. Smith’in o iki silik smaçından birisinin Rudy Fernandez’in yaptıklarına eşit diğerinin de yüksek puan almasının kıçla oy vermeyle bile açıklaması yok. Faşoluk var işin içinde diyeceğim ki hakikaten bu tarz birşey dışında bir açıklaması yok bu saçmalığın. Hele Tom Chambers’a sormak lazım. Kardeşim bu kadar mı koyunsun? Kafayı eğerek önce diğer dörtlünün verdiği puanlara bakmak ve sonradan puan kaldırmak da neyin nesi? Bu kadar iradesiz olunur mu? Net bir şekilde hırsızlıktır bu jürinin yaptığı. Rudy’nin harcadığı emeği çalmıştır bu adamlar ve insanlık tarihi bu beşliyi asla affetmeyecektir. 2006’da Andre Iguodala’ya vicdandan yoksun puanlar veren, içerisinde Michael Jordan’ın bulunduğu bir jüri daha vardı. O jüri her akıllara geldiğinde nasıl sevgiyle(?) anılıyorsa (Jordan dahil), bu beşli de ilelebet öyle anılacaktır. Bir de 2005 finallerinde Ginobili’nin çalınan bir Finallerin MVP’si ödülü var ki, onu da aklıma gelmişken konuya girmeden belirteyim. Çünkü konuya girince enginlere sığmayıp taşarak dağları yırtan insana dönüşüyorum. Gerek yok şimdi.

Finale kalamayan, daha doğrusu finale kalmasını jürinin keyfinin istemediği Rudy Fernandez'in yaptığı olağanüstü iki smaç:



Friday, February 13, 2009

Natural Born Masterpiece

İçinde Rachel McAdams yer almasına rağmen izlemediğim üç film vardı: Wedding Crashers, Mean Girls ve The Hot Chick. Kendisine olan takıntım nedeniyle uygun bir zamanda izlemem gerekiyordu bu üçlüyü. İğrenç olabileceklerine yönelik öngörüm nedeniyle, içerisinde bir Jenna Jameson barındırmasına rağmen kendince abuk sabuk nedenlerden ötürü nazlanan bayanlar gibi sürekli naz yapıyordum bu filmleri izleme konusunda. Birazdan soyunup dökünmeye başlayacağını, türlü türlü oyunlar yapacağını ve her türlü aksiyonu duşta sonlandıracağını bilen ve bu yaşanacaklardan adını bildiği kadar emin olan sözde gizli Jennalar gibi ben de olağan sondan kuşkusuz bu filmleri izleyeceğimi biliyordum ve gereksiz yere naz yapıyordum.

Rachel McAdams olağanüstüydü, güzele bakmak sevaptı, günahkar hayatımda sevap işleyip cennete doğru ufaktan ufaktan göz kırpılmalıydı ama daha da önemlisi filmleri izlenerek paralel evrende, paralel olmayan evrende, dik evrende, orda, burda, şurda bir şekilde şahsi çapımda o tanrıça kalibresindeki güzelliği için şükranlarım sunularak kendisine teşekkür edilmeliydi. Bünye Rachel’la ilgili ne var ne yok izlemeli ve “Rachel’ın yer aldığı her şeyi izledim” diyebilmenin huzuru yaşanarak keyiflenilmeli, o keyfin üzerine de bir sigara yakılmalıydı. Ayrıca beğenilere karşı vefalı olunmalıydı. İzlenmemiş hiçbir şey bırakılmamalı ve izlenmeyenlerin yarattığı vefasızlığın ve merakın psikolojik baskısından kurtulunmalıydı. Hayat zaten eşek kadar bir yüktü ve o eşeğin küfelerindeki Rachel yükü boşaltılmalıydı.

Plan itibariyle üç film de arka arkaya bir günde izlenecekti. “Üç film birden Rachel” yapılacaktı yani.

Wedding Crashers ile serüvenine başlayan organizmam korktuğunu yaşıyordu. Her türlü görsel zımbırtısı ayrı bir kepazelik olan Cem Davran’ın “Avrupalı”sı ve büyük sanat insanı (!) Tamer Karadağlı’nın rol aldığı “Living & Dying”in yaşattıklarına benzer bir görsel eziyetle boğuşuyordum. Zaman zaman “sokarım böyle filme!” refleksiyle filmi kapatmaya yeltenen ellerimi bir şekilde frenliyor ve Rachel’ın kusursuz güzelliği dışında bir işkenceye dönüşen filmi noktalayarak tarihin kirli çöplüğüne gönderiyordum. Bu esnada filmin IMDB notunun 7.2 olduğunu görerek irkiliyor ve 10 üzerinden 0 vereceğim bu filmin nasıl bu kadar yüksek bir puan aldığını irdelerken bir yandan da “acaba sorun bende mi, anormal miyim lan ben, anlayışım mı kıt acaba, noluyo lan?” sorgulaması içerisine sürüklenerek kendimle cebelleşiyordum. Bu sürüklenişin ardından mazoşist enkinliğin ikinci perdesi Rachel’ın bir sürtüğü oynadığı “Mean Girls” oluyordu. Rachel’ın kaltak bir kaşarı canlandırdığı bir görsel facia sonrasında diğer filmi ilerleyen hayatımın yaşanması muhtemel bir gününe erteliyordum. Elim üçüncü film olan “The Hot Chick”e gidiyor ve nihayetinde bir gün izlenilmek üzere kendisini bir süre alınıp alınıp tekrar yerine konularak nazlanılmaya maruz kalacağı ikametgahına bırakıyordu. Bu sırada zihin Rachel’ın harikulade bir kadın olduğunun ve The Hot Chick’in de sırf içinde o olduğu için izlenilmeyi hak ettiğinin farkındaydı. Daha doğrusu Rachel’ın fiziksel görüntüsünün felaket filmlere bile katlanılmayı hak edecek kadar kusursuz oldugunun bilincindeydi. Sanat ne için vardı? Bir işi de görsel estetik şaheserler yaratmak değil miydi sanatın? Bazı insanlar ise zaten başlı başına bir görsel sanat eseriydi. Film yapayım derken zırvalanmış ürünler yumurtlayan rezil sinema teşebbüsleri içerisindeki görülmeye değer tek eser onlardı. Yüzlerce büyük ressamın bir araya gelip yıllarca uğraşsalar bile yaratamayacakları kadar kusursuz ve etkileyici, yaradılıştan şaheser tablolar. Rachel gibi…

Saturday, February 7, 2009

Chris Webber's #4

Forması emekli edilerek kirişlere asılan efsanelerin neden o mertebeye layık görüldüklerini merak eder, internette o isimlerin mazilerini okur, bulabildiğim görüntü kayıtlarını seyrederim. Ama o isimleri dünya gözüyle izleyemediğim için o formalarla aram her zaman soğuktur. O formalarla bir anım, bir mazim yoktur ve o formalar benden birşey taşımamaktadırlar. Başka nesillerle özdeştir onlar.

Chris Webber’ın 4 numaralı forması Sacramento Kings tarafından emekli edildi dün. Webber basketbolunun herşeyine şahit olmuştum. Webber’ın ne yaptığına, nasıl basketbol oynadığına, nasıl doğrular-yanlışlar yaptığına tanık olmuş ve o formayı kirişlere astıran tarihi birebir yaşamıştım. Herşey gözümün önünde olup bitmişti. Kısacası o forma benim hayatımın bir parçasıydı.

Abdul-Jabbar, Archibald, Robertson, Malone, Russell vb. izleyemediğim adamlar kadar büyük bir isim değildi Webber ancak onun forması benim için çok çok daha değerliydi. Nasıl Reggie Miller’ın forması kirişlere çekilirken içimde birşeyler burkulup gözümden birkaç damla yaş aktıysa, Webber’ınki emekli edilirken de bir yanım sızlıyordu. Çünkü bana basketbol zevki yaşatan adamlardı bunlar ve onların formalarıyla beraber benim hayatım da kirişlere asılıyordu.

Chris Webber's Number 4 Sacramento Kings Jersey Retirement Ceremony:

Sunday, February 1, 2009

Çirkin Ördek Yavrusu Katenaçyo

Hep hor görüldü, itildi, kakıldı. Brezilyalılar, Arjantinliler, Hollandalılar ve benzerleri yeşil sahada resital yaparlerken, katenaçyo o şovları zehirlemeye çalışan bir virüstü. Hücuma karşı savunma, estetiğe karşı çirkin, gole karşı kısır, hücumcuya karşı savunmacı, sanatçı bilekli futbol tanrılarına karşı dirençli fulbol savaşçıları, çalıma karşı çelmeydi. Kazanmak için gol atmak gerekiyordu, ama o önce yememeyi düşünüyordu. Futbol katiliydi ve dışlanmalı, cezalandırılmalıydı. Allah belasını versindi!

Futbol oyununun tarihsel dinamikleri içerisinde katenaçyonun en saf hali rafa kaldırıldı. Dörtlü savunmanın arkasına sarkık liberoların (süpürücü-sweeper) yerleştirildiği katıksız katenaçyo düzeni çok az takım haricinde oynanmıyordu artık. Geçmişin sevilmeyen sarkık liberoları sarktıkları yerden alınıp, birer modern futbol savaşçısı kalıbı içerisinde öne sürüldü. Artık ön liberoydular. Bir zamanlar kendilerini lanetleyenler, şimdi ön liberoları tanrılaştırıyorlardı. Futbol oyununun olmazsa olmazları, oyunun herşeyi olmuşlardı. Liberolara iade-i itibar ediyordu futbol dünyası.

Saf hali günümüz futbolunda hemen hemen hiç kullanılmamasına rağmen, ölmedi katenaçyo. Her türlü savunma esaslı futbol düzeni için kullanılmaya başlandı “katenaçyo” terimi. Örneğin 2004 Avrupa Şampiyonası’nda Yunanistan’ı kupaya götüren Otto Rehhagel’in takımı için “katenaçyo oynuyorlar” deniliyordu. Veya oyun sistemi ve felsefesini “herkes mümkün olduğunca topun arkasında kalacak” şeklinde özetlediği Dino Zoff’un Lazio ve İtalyası için ya da bizim Ertuğrul Sağlam’ın sağlamcı takımları için. Katenaçyo evrim geçirmişti, ama kendisini sevmeyenlere inat yaşıyordu. Pes etmek katenaçyonun kitabında yoktu. Nasıl savunma yaparken sonuna kadar mücadele ediyorsa, varlığını sürdürmek için de savaşıyordu. Hala sevilmiyordu, ama Yunanistan ile Avrupa Şampiyonu, İtalya ile Dünya Şampiyonu olabilecek kadar da fütursuzlaşabiliyor, bir savunmacı olan Fabio Cannavaro’ya FIFA Dünya’da Yılın Futbolcusu ödülünü kazandırabiliyor, hücum futboluna meydan okuyabiliyordu. Dünyanın tamamına yakını kendisini dışlarken hala başarabiliyordu. Bir şampiyonluğunu savunma ağırlıklı Parreira futbolu ile kazandığı iddia edilen, en azından hücum anlayışının egemen olduğu bir futbolla kazanmadığı kesin olan hücumcu Brezilya 5 şampiyonlukla en fazla Dünya Kupası kazanan ülke iken, hemen ardından savunmacı İtalya 4 kupayla gelmiyor muydu?

Başarılar kazanmaya devam eden katenaçyo aşağılanıyordu. Oysa savunma yapmak da hücum yapmak kadar meziyet isteyen bir yönüydü futbolun. Kusursuz hücum varyasyonları yapmak nasıl bir sanatsa, rakibi oynatmamayı başarmak da bir sanattı. Napoli’yle özdeşleşmiş Maradona’nın bir hücum sanatçısı olması kadar, Napolili Cannavaro da bir savunma sanatçısıydı. Maradona’nın İngilizleri tesbih taşları gibi ipe dizdiği meşhur gol bir destandı, evinizin duvarına asabileceğiniz harikulade bir hücum tablosu ya da dinleyebileceğiniz muhteşem bir senfoniydi. Buna karşın 2000 Avrupa Futbol Şampiyonası yarı finalinde İtalya-Hollanda arasında oynanan karşılaşmada Cannavaro’nun oynadığı futbol da kendi sınıfında bir savunma resitali, bir destandı. Cannavaro’nun o günkü futbolu için yaklaşık 16 bin mısradan oluşan Manas Destanı gibi bir destan yazılabilirdi. Cannavaro o maçta epik bir savunma festivali sunmuş ve Maradona’nın o gol nedeniyle aldığı övgülerin en azından aynısını ya da benzerlerini hak etmişti. Ve şurası kesindi ki, kusursuz bir savunma da kusursuz bir hücum kadar görkemliydi ve ayağa kalkıp alkışlanmalıydı. Maradona futbol tarihinde çok büyük bir yer kaplıyordu ama Cannavaro da o tarihte duran bir savunma, dolayısıyla da bir futbol kahramanıydı. Çoğunun lanetlediği katenaçyo, alayına inat kendi başarılarını kazanırken, çok büyük kahramanlarını da yaratıyordu.

Futbolda çoğunluğun nefret ettiği bir oyun anlayışı katenaçyo. Dışardan bakıldığında yalnız, ilgiye muhtaç, sevgiye hasret ama kendi içerisinde de bir o kadar gururlu, hırçın, inatçı, sert ve mağrur. Futbol tarihi içerisinde saf hali fazlasıyla öğütülmüş olsa da yok edilemiyor ve kendi türevlerini üretiyor. Futbol dinamikleri içerisinde öne yollanan liberolar kim bilir bir gün yine arkaya gönderilebilirler ya da kanenaçyo değişik varyasyonlarını yaratabilir. Bu doğrultuda katenaçyo belki çoğunluk tarafından sevilmemeye devam edecek, ama futbol var oldukça savunma da var olacak ve savunma var oldukça da katenaçyo kendisini sevmeyenlere inat yaşayacaktır. Yani katenaçyo ilelebet payidar kalacak, başarılar kazanmaya devam edecek ve Cannavaro gibi savunma sanatçısı yiğitlerin ayaklarında sonsuza kadar parlayacak.

Not: Katenaçyo (catenaccio) İtalyanca’da asma kilit (sürgülü kilit) anlamına geliyormuş.

Savunmanın arkasındaki sarkık libero = asma

Savunma yaparak rakibi klitleme = kilit


Friday, January 30, 2009

Anti - Pelin Batu

Her haltı bilen, her şeye bir yorumu olan sinir bozucu insan modellerinden biri. Hıncal Uluç’un dişi versiyonlarından. Sürekli bir sosyal bir şeyler yapma, mesajlar verme, bilinç oluşturma çabası, olaylara sürekli olarak eleştirel bakış açıları getirme eylemi, sürekli “vatanı, milleti, dünyayı kurtarmak için acilen müdahale etmek gerekiyor ve bu konuda da başta biz aydınlara büyük görevler düşüyor” tabanlı hareketler, sürekli bir huzursuzluk görüntüsü verme ve negatiflik saçma, ota boka dertlenme vs. Kendisini her dinlediğimde “Allahım ne iğrenç bir dünyada yaşıyoruz biz, ne olacak bu memleketin hali, acaba yaşamaktan vaz geçip intihar mı etsem?” şeklinde cümleler geçer beynimden, darallar gelir. Her şeye duyarlı, insan özgürlüğüne önem veren, her türlü adaletsizliğe ve eşitsizliğe karşı solcudur ama snobun da önde gidenidir, hatta flama taşıyanıdır. Tamam okumuştur, bilgilidir, hatta bilginin bokunu çıkarmıştır belki, kültürlüdür, duyarlıdır, iyi bir şeyler yapmak için çalışmaktadır ve bu nedenle takdir edilmelidir ama hayata bu kadar kısa devre yapmış bir şekilde yaklaşmak ya da öyle gözükmek ve bunu kendisini izleyenlere sirayet ettirmek fazlasıyla can sıkmaktadır. Çok da kötü bir oyuncudur ayrıca. Tartışmaya dahi kapalıdır bu konu. Bu kadar kötü bir oyuncuya neden bu kadar çok filmde rol verildiği konusunda birileri tatmin edici bir açıklama yapmalıdır. Kamuoyu bu konuda cevap beklemektedir ve cevap alamadığı her an huzursuzluğu giderek artmaktadır. Düşünerek cevap bulamadığı konular nedeniyle kafası karışık olan halk zor durumdadır ve yardıma muhtaçtır. Pelin Batu bu konuya da duyarsız kalmamalı ve aydınların sosyal sorumluluklarının bilincinde olmaları gerektiği anlayışıyla olaya el atmalıdır. Ancak mümkünse canımızı sıkmadan, olumsuz enerjiler saçmadan. Son olarak bu aydın hanım kızımızın “Kyoto” ile eş anlamlı olduğunu belirtmeyi de unutmayalım. Girin Türk Dil Kurumu’nun internet sitesine, yazım kılavuzu kısmına “Pelin Batu” yazın basın enter tuşuna Kyoto çıkar.